3.
Ne olduğunu anlamadığım bir cisim
havada dönerek yere düştü. Beyaz bir duman etrafı kaplarken herkes koşmaya başladı.
Ne olduğunu anlamadan ben de koştum. Hızlı soluk alış-verişlerin sebebi hep
sigaradandır diye düşünürdüm. Bu daha farklı bir şeydi. Sokak arasına
girmiştik. Bir anda boyunda sarılı örtülerle, yüzler örtülmeye başlanıldı.
Gözlerim yanmaya başlamıştı. Etrafı bulanık görüyor ve akan gözyaşlarımı
silmeye çalışıyordum. Gözlerimi kırpınca daha fazla yanma hissi oluyordu. Bu
hisse yavaş yavaş adapte olmaya başladım. Balkonlardan atılan limonlar galiba
işe yarıyordu. Gözlerden çok psikolojiye destek oluyordu. Marks’ı gördüm bir
anda, birkaç kişi ile hararetli şekilde tartışıyordu. Onlara doğru yürüdüm. O
esnada öksüren ve yüzü morarmaya başlamış bir çocuk –astımdı galiba- bir şeyler
söyleyerek ilk taşı attı. Kadın çocuk demeden bu sefer geriye değil ileriye bir
koşu başlamıştı. İade-i ziyaret yapıldıktan sonra, İkinci hamle için herkes
geri çekilmişti. Bunu fırsat bilerek Marks'ın yanına gittim. Elimle göbeğine
dokundum. Şaşkın şaşkın baktı bana. Gözlerime sabitlendikten sonra,
Koş-u
Ne olduğunu anlamadığım bir cisim
havada dönerek yere düştü. Beyaz bir duman etrafı kaplarken herkes koşmaya başladı.
Ne olduğunu anlamadan ben de koştum. Hızlı soluk alış-verişlerin sebebi hep
sigaradandır diye düşünürdüm. Bu daha farklı bir şeydi. Sokak arasına
girmiştik. Bir anda boyunda sarılı örtülerle, yüzler örtülmeye başlanıldı.
Gözlerim yanmaya başlamıştı. Etrafı bulanık görüyor ve akan gözyaşlarımı
silmeye çalışıyordum. Gözlerimi kırpınca daha fazla yanma hissi oluyordu. Bu
hisse yavaş yavaş adapte olmaya başladım. Balkonlardan atılan limonlar galiba
işe yarıyordu. Gözlerden çok psikolojiye destek oluyordu. Marks’ı gördüm bir
anda, birkaç kişi ile hararetli şekilde tartışıyordu. Onlara doğru yürüdüm. O
esnada öksüren ve yüzü morarmaya başlamış bir çocuk –astımdı galiba- bir şeyler
söyleyerek ilk taşı attı. Kadın çocuk demeden bu sefer geriye değil ileriye bir
koşu başlamıştı. İade-i ziyaret yapıldıktan sonra, İkinci hamle için herkes
geri çekilmişti. Bunu fırsat bilerek Marks'ın yanına gittim. Elimle göbeğine
dokundum. Şaşkın şaşkın baktı bana. Gözlerime sabitlendikten sonra,
- Tanıyamadım
seni yoldaş.
- Bulaşık
yıkamak dışında görmediğin için.
- Yoldaş
burada konuşmayalım bunları.
- Moda
girmişsin Marks Efendi sende haklısın sende. Elektrik faturasını sormayayım
diye böyle yapıyorsun ama neyse.
Sözümü bitirmeden bir kapsül
Marks’ın kafasına isabet etti. Olaya gel. Şimdi bunu kaldırmak, hastaneye
götürmek… Faturayı yatırıp yatırmadığını öğrenseydim, tanımıyor numarası
yapardım hemen. Mecbur sahiplendik artık. Mevzu sınıfsal. Ambulansı aradım,
telefondaki adam ile 2 iddia kuponu hazırladık. Yoksa ambulansı yollamayacaktı.
Yapacak bir şey yok. Hep kazanmayı beklemiş sonuçta.
…
Hastaneye yetiştik. Marks konuşmaya çalışıyordu, duygusallaştım. Parmaklarımla onu susturup ‘Konuşma inanırım’ dedim. Şaşırdı. Doktorlardan birine beni işaret etti. Onu götürürlerken bir hemşire yanıma geldi. Hemen kaydınızı alalım dedi. Kimliğimi götürdü. Bir dosya ile geldi, tansiyonuma baktı. Bir iğne yaptı. Sonra doktor geldi bir şeyler yazdı konuşmadan gitti. Bu ‘sağlıkçılarda bir harika dostum’ diye diye kapandı gözlerim.
…
O. Wilde ile bir set
ortamındaydık. Wilde yapımcı ile kavga ediyordu. Herhalde şiiri ile ilgili bir
mevzuydu. Montajlanmış halini izleyince olay çözüldü. İki kahve alıp yanıma
geldi. Normalde çay içerdik. Bir yerden burs ayarlamış galiba… Sanatçı
eleştirmen Katil diyerek lafa başladı. Sesini alamıyordum. Sadece görüntü
vardı. Rejiye el hareketi yaptım. Kestik dediler. Sesçi arkadaşı aramaya
koyuldu herkes. Wilde ile vücut diline döndük. Çok edebi hareketler yapıyordu.
Anlaşılamamak kadar kötüymüş, anlayamamak.
…
Gözlerimi açtığımda Marks yanı başımdaydı,
başı sarılmış televizyon izliyordu. Biraz zorlanarak konuşmayı başlattım.
- Ne oldu bana Marks Efendi. Hadi
kendimden geçtim. Gözün seveyim faturayı yatırdın değil mi?
- Sen şimdi onu boş ver. Biz
yanlışlıkla özel hastaneye gelmişiz. Diğeri de fark etmez ama. Faturayı
kilitlemişler bize. Oldu iki!
- Nasıl olur, biz talep etmedik ki
arz olsun.
- Yaw kafa atıyor ha. Bu ne
beladır başımıza sarmışız. Allah Muhammed aşkına birini çağıralım o gelsin,
halletsin bu mevzuyu.
- Hastanede bile nete takılmışsın.
El insaf Marks Efendi. Neyse Ev sahibi
Keynes’e haber veririz. O gelir halleder faturayı. Buradan çıktıktan sonra da
biz bir şekilde hallederiz artık.
Bu sözlerin onu bu kadar
etkileyeceğini bilmiyordum. Önce göbeği yukarı doğru kalktı. Makinalaşan
vücudunun efekt sesleri gelmeye başladı. Uçmaya çalışıyormuş gibi yerde
dönüyor, etrafı darmadağın ediyordu. Bunlar düzgün dairesel hareketin
sonuçlarıydı. Eşyalar, kuark halleriyle dans ediyorlardı. 25. Kareleri tam
yakalıyorken, -ne kareler ama- içeriye
giren bir hemşire,
- Ne yapıyorsunuz beyefendi lütfen çıkın… lütfen çıkın.. diyerek bağırmaya başladı.
Asıl siz ne yapıyorsunuz deyip
üzerine yürüyecektim ama sağlıkta şiddete karşıydık. Her ne kadar onlar yanlısı
olsa da, sağlık sigortamız yok sonuçta. Neyse sonra bende hemşireyi atlatıp
Marks gibi çıktım dışarı. Hastane koridorlarında gezinirken, bir anda kısa
boylu, kel, top sakallı bir adam gelip beni takip edin dedi. Peşine takıldık.
Bu sıcakta mont giymişti. Monta bakınırken künyesini gördüm. V. Lenin
yazıyordu. Yalnız kalsak ben ona bozo diyecektim. Neyse hızlı bir şekilde
yürüyordu. Rüzgarına kapılmıştık aylardan sonbahardı. Gittiğimiz yol yol değildi.
Bir şekilde birilerini atlattık. Lenin, vezne kısmını bastı. Herkesi dışarı
çıkardı. Bilgisayarları etkisiz hale getirdikten sonra bir anda tüm hastalar
dışarı doğru koşmaya başladı. Gaza gelmiştik, hepimiz. Gaz da yoktu ama. Bu
şekilde hastaneden kurtulduk. Firma numaralarını hatırlamaya çalışırken,
sentezleyerek bir yerleri aradık. Zar zor bilet bulduk. 3 kere otobüsten yer
ayırttık 4 kere biletimiz satıldı başkasına. Bu arada Lenin’i eve davet ettik
ama Ekim’e az kaldı diyerek vedalaşıp ayrıldı yanımızdan… O firma, bu firma
derken, Adir kewt keyî ma. Artık bir şekilde otobüse binip yola koyulduk..
Önümüzde birkaç Eleman muhabbet
ediyordu. Genetik olarak soy tayini yapıyoruz falan dediler. Marks’a bizde
yaptıralım mı dedim.
- He babam he, bugünümüzden ne gördük ki geçmişten bir şey görelim, hem o pahalıdır dedi.
- Bu lafını hatırlatırım.
-hatırlattım da-*
…
Eve geldiğimizde bulaşıklar
birikmiş. Tabi kimin umurunda… İki çay bardağı yıkadım. Çay demledim. Oturduk
çaylarımızı yudumlarken kahramanlık anıları başladı. Biter mi tabi, sonuçta
hala konuşabiliyorduk. Her şey güzel gidiyordu da, o helikopteri biz düşürdük
demeseydik eyiydi.
* Hala hatırlamak istemiyor. Nasıl bir sözse artık onun için.