Mevzular

Mevzular başlıyor...

8 Şubat 2014 Cumartesi


5.

Zam-an




Bir anda uyandım. İnanılmaz bir ses vardı. Yavaş yavaş sese adapte oldum. Ses bizim evden geliyordu ama malum ben evde değildim.  Ses, gerçekliğin ana belirtecidir. Belirteçtir. Marks nispet yapmak için son ses Bismilli Zeko’yu açmış. Kahvaltısını balkona kurmuş. Kendine portakalları sıkmış. Keyifli bir şekilde kahvaltı yapıyordu. 

Toparlanıp ayaklandıktan sonra Bakunin’i gördüm. Elinde sıcak pide ile biraz sebze vardı. Hemen taşları yan yana koydum. Biraz çalı çırpı topladım. Ateşi yaktık. Çayımızı demledik, demlenmesini bekledik. Denilir ya, bir şeylerin oturması için zamana ihtiyaç vardır. Bunu söyleyenler insan beyninin işleyişini çok iyi biliyorlar. Unutun, unutalım… Demlenmiş çayımızı içtik.

Etrafta dolanırken her zaman ki gibi banka oturmuş Kant’ı gördüm.  Rahatsız etmedim. Balkonda kitap okuyan Marks ile göz göze geldik. Kitabını bırakıp içeri geçti. Etrafta sehpa masa karışımı bir şeyler buldum. Hemen duvar dibine getirdim. Masanın enerjisi hemen kendini gösterdi. Bir anda rüzgarlar esmeye başladı. Fırtınaya kapılanlar, fotoğraf çektiriyordu. Kendimi korumak için hemen paketten çıkan kundire sarıldım. 

Yırtıx Memo ile Çamur İso krizi hemen fırsata çevirmişti. Bir ellerinde bavul diğerinde açık şemsiye kendilerini fırtınaya kaptırıp memlekete gitmeye çalışıyorlardı. Fırtınalar kopma eylemine devam ederken, Bakunin bir orkestra şefi edasında süzülüyordu ortalarda. Arada solo atıyor, arada da elektro bağlamayı eline alıp yerlerde sürünüyor ve enerjiyi doruğa çıkarıyordu. 

Olaylar belli bir nizama oturdu derken bir anda tüm her şey durdu.  Güneş yakmaya, etraf ise git gide sararmaya başladı. Uzaklardan biri geliyordu. Üstünde kalkanı, kılıcı, ve başında teflon tava. Yaklaşamaya başlayınca, elleri ile başaklara dokundu. Başaklar ile özel bir bağ kurmuştu. Ekolojik olarak tehlikeli hareketler… Bıraksan oracıkta değirmen işine girişeceği çok belliydi. Sonra eğilip toprağı elleri arasında ovuşturdu. Sanki yağlı bir yemek yemiş ama elini silememiş gibi hareket ediyordu. Ritüellerini bitirdikten sonra duvar dibine doğru hızlıca koşmaya başladı. Onun koşmasıyla ters yönde başka biri daha koşuyordu. İkisinin çarpışması yeni getirdiğim masanın üstünde oldu. 

Sonra savrulup kursilerine geçtiler. Marks ile Bakunin’den başka kim olacak ki. Hemen çay servisini yaptım. Burunlardan solunan havalardan sora solunum testi başarı ile sonuçlanmıştı. Çaylar servis edilip şekerler karıştırıldıktan sonra ilk söz için hemen hamleler havada uçuştu. İlk sözü kazanan Bakunindi.
   
 -  Ayıptır saa. Ne zaman senin evine bu şekilde geldik benim babam. Yaptığın hoş değil, kafandaki kurnazlık belirtileri boş değil.
  
 -  Bana laf atma Bakü. Geçen gece balkonumun altında resmen karşı devrim girişimleri oldu. Dışardan hoşsan ama boşsan bereday Bakü.
    
-  Benle siyasi polemiğe girme. Dilinden dökülenler doğamı kirletiyor.
    
-  Bu doğa hepimizin Bakü.
    
-  Çık git doğamdan marks. Buralar sana göre değil.
    
-  Sana 3+1 ev tutaydık Bakü.
    
-  İnsanlığı o kafeslerde daha ne kadar hapsedeceksiniz. Cezasını ödeyeceksiniz Marks.
    
-  İntikam sebze ile pişirilecek yemek değil Bakü.
   
-  Çek git buralardan Marks.

Tartışmaya kapılmışım. İkinci parti çay kaynamış bitmiş. Herkes balkonlardan bu tartışmayı izliyormuş meğer. Keynes ile Adam viskilerini yudumlayıp kahkaha atmakta, Satre ile Fanon tedirgin bir şekilde izlemekte, Russel sakinliğini korumaya özen gösteriyordu. Ev arkadaşım Marks ile Bakunin bu tartışması beni derinden yaralamaya başladı. Bende tartışmaya dahil oldum.
    
-  Gençler bizi ne hale düşürdünüz.  Fiskayadan aşağı atacağım kendimi, yeter artık heyran.  Kaldıramıyorum artık. Kaldıramıyorum. Arşimedd.

Buldum diye hemen koştum. Bir an geri gidersek böyle olmadı. Buldum diye değil oğlım oğlım diye koşmaya başladım. Arşimet’in zilini çaldım.  Kapıyı geç açtı. Yarı çıplaktı. Hemen lafa girdim.
    
-  Yaw bizim çayın demi tutmuyor heyran. Bu işe bir çare bul. Bak evi de terk etmişim bari çayımızı ağzımızın tadı ile içelim.
    
-  Çermik hamamında ki hadiseden sonra bıraktım bu işleri. Sert özeleştiri verdim haberin yok.

Bu sözlerden sonra kapıyı yüzüme kapattı.  Tekrar tartışma mekanına döndüm. Marks ile Bakunin hala tartışıyordu. Hemen dahil oldum.
    
-  Zamana ihtiyacımız var gençler.

Zaman deyince Marks ile Bakunin saatlerine bakıp. Kalktılar. Bunu kaldıramadım herhalde. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Ağzında purosu, sağ eli belinde fotoğraf çektiren birini gördüm.




3 Şubat 2014 Pazartesi

4.


ikti-dar




Gözlerimizi yeni güne açtık. İnsanlık ile olan bağlarımızı yağladık. Son dönemdeki gereksiz gıcırtılardan arındık. Kimin için gereksizdi onu daha tartışmadık. Yeni günde yapılacak çok iş vardı. Malikânemizin alış verişlerini yaptık. Sıkı pazarlıklar gerçekleştirdik. Zaten bir pazarın olması için ürüne gerek yok. Satıcı ve onun zihniyetinin psikolojik olarak kirlettiği alıcının olması yeterli. Elbet alınıp satılacak bir şeyler bulunur.

Pazardan eve döndükten sonra, Marks’a bir yorgunluk kahvesi yaptım. Oturup kahvelerimizi yudumladık. Hemen fincanı alıp fal bakmaya koyuldu. 3.14 vakte kadar bir şeyler olacak diye başladı. O esnada, gözlerim siyah beyaz görmeye başladı. Aynaya baktım saçlarım kazıtılmış. Eski bilgisayarımdan karıncalar çıkıyordu. Kafatasım bu basınca dayanamayıp patlayacak gibi geliyordu. Marks dürttü kendime geldim. Bilinçaltını programladım dedi. Dün ben uyurken Vcd’yi açık bırakmış.  3,14 ile de çağrışım yapmış.. Le havle,  sanki biz bilmiyoruz böyle şeyler yapmayı.

Marks’a hamle ile karşılık vermeliydim. İntikam düşünceleri beni sarmış, lise çağlarıma dönüp oradanda çamurdan evler yaptığımız dönemlere geçiş yaparken, kapı çaldı. Kapıyı açtığımda Bakunin karşımdaydı. Tuvaletinizi kullanabilir miyim deyip içeri daldı. Tuvaletten çıktığında otur bir kahve yapayım desem de Marks’a ters bir bakış atıp gitti. Marks potansiyel, Bakunin kinetik enerji gibiydi. İkisinin yokuştan aşağı hareket edip çarpıştıktan sonra benim yansıyacak olan enerjiyi hesaplayamadım. Kasar. Şimdilik böyle güzeller.

Kaçak -barut- çay almak için evden çıktım. Markete doğru yürürken Bakunin’i gördüm. Karşı binanın duvarına yaslanmıştı. Ateşi yakmayı eksik etmemiş. Tabi elinde bir şarap şişesi… Beni görünce bir anda hareketlendi. Yanına çağırdı, gittim. Ağzı yamulmuş bir şekilde konuşmaya başladı.

- Benim sabahkü hareketim sana değildi. O adam var ya çok yanlış yapıyor. Ben ona dedim böyle olmaz. Bir kere girdin mi çıkamazsın bu işten. Bak ben ne güzel iktidarsızım.

Son kelime kafamı karıştırdı. Sonra kafamın karıştığını anlayıp düzeltti ve devam etti.

- Ben hiçbir iktidarı savunmuyorum. Bak genj adam, İktidarın iyisi kötüsü olmaz. Ah şu iktidar, bu iktidar, dar û bar.
         
        Konuşmasına devam ederken,triplendi kendi kendine... Kaçamıyorum da, ani bir hamle yapıp elimden tuttu. Yürümeye başladı. Mecbur takip ettim. Bizim pencerenin altına gittikMarks çık dışarı diye bağırmaya başladı. Yav gözün seveyim sus, bak böyle yapıyorsun biz zora giriyoruz benim abim. Oluru varsa ben niye gardaşıma yapmayayım desem de dinlemedi. Bir süre sonra Marks pencereye çıktı. Bunlar âşık gibi atışmaya başladı. Marks başladı cümlelerini sıralamaya.

- Sende hiç ar adap yok mu? Bu saatte insanları rahatsız ediyorsun. Diyeceğin bir şey varsa gel yukarıya söyle. Kapımız açık her zaman.

- Ne yukarı mı geleyim? O kadarda maceralı değiliz. Tabi sen hep yukarda gör kendini.  Kendini kafese kapatmışsın haberin yok. Bu insanlar burada 24 saattir nedir?

- Senin beynine işlemiş kafesler haberin yok Baküüüü…

Tartışma tüm sertliği ile ilerlerken Marks kafayı bana taktı.  Ne biçim ev arkadaşısın gibi cümleler kurdu. Bende Bakü’den aldığım gazla, al evini başına çal dedim. Sonra oradan ayrılıp bakü’nün mekana geldik. Artık evim burasıydı. Pardon evim yoktu. Bakü ile muhabbete devam ediyoruz. Tabi ha bire şarap uzatıyor. Şarap içmediğimi de bildiği halde. Bu işe bir çözüm bulmalıydım. Beyin fırtınaları yerine şişe fırtınaları koparıyordu Bakü.

Zifiri karanlık çöktüğünde, balkonlara tırmandım. Kapı kilitli değildi. İçeri girer girmez mutfağa yöneldim. Hemen çaydanlığı kaptığım gibi çıktım oradan.  Bakü beni çaydanlıkla görünce heyecan yaptı. Kimin olduğunu sordu. Keynes’in idi bir zamanlar diye cevap verdim. Buradan felsefik tartışmalar aldı başını dağlara taşlara vurdu. O şarap içti ben çay. Ben çay içtim o da çay içti. O bir şey içmedi ben çay içtim. Neyse işin özeti şunu anladık:

‘Çalınacak bir şeyin varsa,  kusura bakma ama çalıntıdır…’*


*Binanın duvarına da yazdık.