Mevzular

Mevzular başlıyor...

28 Ocak 2014 Salı

 3.

          

  Koş-u


              Ne olduğunu anlamadığım bir cisim havada dönerek yere düştü. Beyaz bir duman etrafı kaplarken herkes koşmaya başladı. Ne olduğunu anlamadan ben de koştum. Hızlı soluk alış-verişlerin sebebi hep sigaradandır diye düşünürdüm. Bu daha farklı bir şeydi. Sokak arasına girmiştik. Bir anda boyunda sarılı örtülerle, yüzler örtülmeye başlanıldı. Gözlerim yanmaya başlamıştı. Etrafı bulanık görüyor ve akan gözyaşlarımı silmeye çalışıyordum. Gözlerimi kırpınca daha fazla yanma hissi oluyordu. Bu hisse yavaş yavaş adapte olmaya başladım. Balkonlardan atılan limonlar galiba işe yarıyordu. Gözlerden çok psikolojiye destek oluyordu. Marks’ı gördüm bir anda, birkaç kişi ile hararetli şekilde tartışıyordu. Onlara doğru yürüdüm. O esnada öksüren ve yüzü morarmaya başlamış bir çocuk –astımdı galiba- bir şeyler söyleyerek ilk taşı attı. Kadın çocuk demeden bu sefer geriye değil ileriye bir koşu başlamıştı. İade-i ziyaret yapıldıktan sonra, İkinci hamle için herkes geri çekilmişti. Bunu fırsat bilerek Marks'ın yanına gittim. Elimle göbeğine dokundum. Şaşkın şaşkın baktı bana. Gözlerime sabitlendikten sonra,

-  Tanıyamadım seni yoldaş.
-  Bulaşık yıkamak dışında görmediğin için.
-  Yoldaş burada konuşmayalım bunları.
-  Moda girmişsin Marks Efendi sende haklısın sende. Elektrik faturasını sormayayım diye böyle yapıyorsun ama neyse.

Sözümü bitirmeden bir kapsül Marks’ın kafasına isabet etti. Olaya gel. Şimdi bunu kaldırmak, hastaneye götürmek… Faturayı yatırıp yatırmadığını öğrenseydim, tanımıyor numarası yapardım hemen. Mecbur sahiplendik artık. Mevzu sınıfsal. Ambulansı aradım, telefondaki adam ile 2 iddia kuponu hazırladık. Yoksa ambulansı yollamayacaktı. Yapacak bir şey yok. Hep kazanmayı beklemiş sonuçta.
            …

Hastaneye yetiştik. Marks konuşmaya çalışıyordu, duygusallaştım. Parmaklarımla onu susturup ‘Konuşma inanırım’ dedim. Şaşırdı. Doktorlardan birine beni işaret etti. Onu götürürlerken bir hemşire yanıma geldi. Hemen kaydınızı alalım dedi. Kimliğimi götürdü. Bir dosya ile geldi, tansiyonuma baktı. Bir iğne yaptı. Sonra doktor geldi bir şeyler yazdı konuşmadan gitti. Bu ‘sağlıkçılarda bir harika dostum’ diye diye kapandı gözlerim.

O. Wilde ile bir set ortamındaydık. Wilde yapımcı ile kavga ediyordu. Herhalde şiiri ile ilgili bir mevzuydu. Montajlanmış halini izleyince olay çözüldü. İki kahve alıp yanıma geldi. Normalde çay içerdik. Bir yerden burs ayarlamış galiba… Sanatçı eleştirmen Katil diyerek lafa başladı. Sesini alamıyordum. Sadece görüntü vardı. Rejiye el hareketi yaptım. Kestik dediler. Sesçi arkadaşı aramaya koyuldu herkes. Wilde ile vücut diline döndük. Çok edebi hareketler yapıyordu. Anlaşılamamak kadar kötüymüş, anlayamamak.

Gözlerimi açtığımda Marks yanı başımdaydı, başı sarılmış televizyon izliyordu. Biraz zorlanarak konuşmayı başlattım.

-  Ne oldu bana Marks Efendi. Hadi kendimden geçtim. Gözün seveyim faturayı yatırdın değil mi?
-  Sen şimdi onu boş ver. Biz yanlışlıkla özel hastaneye gelmişiz. Diğeri de fark etmez ama. Faturayı kilitlemişler bize. Oldu iki!
-  Nasıl olur, biz talep etmedik ki arz olsun.
-  Yaw kafa atıyor ha. Bu ne beladır başımıza sarmışız. Allah Muhammed aşkına birini çağıralım o gelsin, halletsin bu mevzuyu.
-  Hastanede bile nete takılmışsın. El insaf Marks Efendi.  Neyse Ev sahibi Keynes’e haber veririz. O gelir halleder faturayı. Buradan çıktıktan sonra da biz bir şekilde hallederiz artık.

Bu sözlerin onu bu kadar etkileyeceğini bilmiyordum. Önce göbeği yukarı doğru kalktı. Makinalaşan vücudunun efekt sesleri gelmeye başladı. Uçmaya çalışıyormuş gibi yerde dönüyor, etrafı darmadağın ediyordu. Bunlar düzgün dairesel hareketin sonuçlarıydı. Eşyalar, kuark halleriyle dans ediyorlardı. 25. Kareleri tam yakalıyorken, -ne kareler ama-  içeriye giren bir hemşire,

            -  Ne yapıyorsunuz beyefendi lütfen çıkın… lütfen çıkın.. diyerek bağırmaya başladı.

Asıl siz ne yapıyorsunuz deyip üzerine yürüyecektim ama sağlıkta şiddete karşıydık. Her ne kadar onlar yanlısı olsa da, sağlık sigortamız yok sonuçta. Neyse sonra bende hemşireyi atlatıp Marks gibi çıktım dışarı. Hastane koridorlarında gezinirken, bir anda kısa boylu, kel, top sakallı bir adam gelip beni takip edin dedi. Peşine takıldık. Bu sıcakta mont giymişti. Monta bakınırken künyesini gördüm. V. Lenin yazıyordu. Yalnız kalsak ben ona bozo diyecektim. Neyse hızlı bir şekilde yürüyordu. Rüzgarına kapılmıştık aylardan sonbahardı. Gittiğimiz yol yol değildi. Bir şekilde birilerini atlattık. Lenin, vezne kısmını bastı. Herkesi dışarı çıkardı. Bilgisayarları etkisiz hale getirdikten sonra bir anda tüm hastalar dışarı doğru koşmaya başladı. Gaza gelmiştik, hepimiz. Gaz da yoktu ama. Bu şekilde hastaneden kurtulduk. Firma numaralarını hatırlamaya çalışırken, sentezleyerek bir yerleri aradık. Zar zor bilet bulduk. 3 kere otobüsten yer ayırttık 4 kere biletimiz satıldı başkasına. Bu arada Lenin’i eve davet ettik ama Ekim’e az kaldı diyerek vedalaşıp ayrıldı yanımızdan… O firma, bu firma derken, Adir kewt keyî ma. Artık bir şekilde otobüse binip yola koyulduk.. Önümüzde birkaç Eleman muhabbet ediyordu. Genetik olarak soy tayini yapıyoruz falan dediler. Marks’a bizde yaptıralım mı dedim.

            -  He babam he, bugünümüzden ne gördük ki geçmişten bir şey görelim, hem o pahalıdır dedi.
-  Bu lafını hatırlatırım. -hatırlattım da-*
          …

Eve geldiğimizde bulaşıklar birikmiş. Tabi kimin umurunda… İki çay bardağı yıkadım. Çay demledim. Oturduk çaylarımızı yudumlarken kahramanlık anıları başladı. Biter mi tabi, sonuçta hala konuşabiliyorduk. Her şey güzel gidiyordu da, o helikopteri biz düşürdük demeseydik eyiydi.



    * Hala hatırlamak istemiyor. Nasıl bir sözse artık onun için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder