Mevzular

Mevzular başlıyor...

31 Temmuz 2014 Perşembe

8.               

 

                Baş-ka


                 Sıcak kavurmaya başladığında bizi, Bakunin'in yokluğunu hissetmeye başladık. Gideli bir kaç ay olmuştu. Hastanedekiler bu duruma alışmaya başlamıştı. Hatta başlamaktan çok durumu özümsemiştiler. Özümseyenler ile oturup tv izlerken bir baktık ki, yakıp yıkan, gökyüzüne çıktıktan sonra yeryüzünde sörf yapan, üstüne yetmezmiş gibi birde gözleri ile her tarafa lazer ışını saçarcasına konuşan bir insan evladı ekranda. Neyse kanalı değiştirdik. Yetmedi televizyonu kapattık.
                
                Gündelik işlerimizin arasında Marks ile kitaplar hakkında konuşuyorduk. Mehmet Uzun'u çok sevdiğini Aynur dinlemeye ise bayıldığını söyledi. Bu hikaye bir yerden tanıdık geliyordu ama...  Girdiği hava hoşuma gitti, onun için pek müdahale etmedim. Biz entelektüel muhabbetimiz ile taşların arasında duran çalı çırpıları yakıp yıkarken çayımızda demleniyordu. Güneşin en çok terlettiği vakitlerdi. O sıra bir kamyonet karşıda yapılmakta olan inşaatın yanına yanaştı. Bir tabela indirdiler ve girişe astılar. Ne yazdığını okuyabilmek için dikkatli baktık. 'Özel Sağlık Merkezi' diye yazıyordu. Özel bir sağlık anlayışları vardı herhalde.
...
                
                Olayın özeti şu, battık. Dayanamadık. Bizi derbeder hatta yerle bir ettiler. Mahvolduk. Çürüdük, koktuk. Bir poşete konulup çöpe atıldık. Çöp arabası ile büyük çöplüğe vardık. Geri dönüşüm ile dönebildik hayatımıza.

....
                
                Hastane macerasını daha uzun ele alacağım ama şu an öncelikli problem şu ki, evden atılıyorduk galiba. Hastanede olduğumuz zaman dilimi içerisinde kirayı aksatmıştık. Malum ev sahiplerimiz emlakçılar ile mahalle düğününde bu mevzuyu uzun uzadıya, ya da bir kaç küçük cümle ile çözüm bulmuştular; bizi çıkarmak.
                
                 Bunları duyduğumuz zaman hemen girdik söze 'warmî öle'... Çıkmamaya kararlıydık. Bunu gördüklerinde kiraya zam yaptıklarını bildiriler ile haber verip, balkonun dibinde basın açıklamasını yaptılar. Zam olayına karşı elimiz kolumuz bağlıydı, başka neler yapabiliriz diye düşünüyorduk. Ev arkadaşı alsak, part-time işe girsek, anket yapıyor ayağına evde form doldursak falan derken; Marks'ın Diyarbakır minibüsleri kadar hızlı çalışan zihnine bir fikir gelmiş ama virajı alamadığı için devrilmişti. Onu kaldırıp darbe raporu hazırlamamız lazımdı. Hemen bir darbe komisyonu kurduk. Sonra baktık ki, darbe falan yokmuş. Neyse sonra olduğunu anladık fakat malum zaman aşımı olmuş ve tekrar deneyiniz yazısı ile karşı kaşıya kalmıştık.

...
               
                 Özetle Marks'ın fikri şu idi; bu evi neden sahiplenip çözüm üretmeye çalışıyoruz ki, evi sahiplenmeyelim. Herkesin evi olsun, ortak çözelim ortak kalalım. Söyledikleri bana bir yerden tanıdık geliyordu ama sokakta yürürken klasik yapılan öne bakma hareketi ile tanımazlıktan geliyordum. Bu fikir duyunca elektrik faturasından korkup, kapalın sobanın yanında ısınma durumunu yaşamaya başladım. Isınma problemimden sonra uyumamız gerektiği üzerine fikir birliğine varıp odalarımıza çekildik.  Bu kadar girdaplı bir koşuşturmadan sonra nihayet yatıyordum.
                
                 Kalktığımızda ev epey kirliydi. Tanımadığım insanlar dolmuştu. Bana ait hiç bir şey kalmamış tüm özel eşyalarım genel modunda titreşiyordu. Marks diye bağırmaya başladım. Odaları gezip onu arıyordum. Sonunda salonda bir kaç kişi ile çay muhabbeti yaparken buldum. Evin hali ile ilgili konuşmaya başlamışken bana dönüp, pardon tanıyamadım, dedi. O an yıkılmıştım. Üzerine yürüdüğüm esnada....
               
                Neyse ki rüyaymış. Nasıl bir rüya ise artık. Kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Marks'ın kapısını çaldım. Ses çıkmadı. Tekrar çaldım. Tekrar ses çıkmadı. Odaya girdim. Kimse yoktu. Sonra salona mutfağa baktım yoktu. Balkona baktığımda yine yoktu. Salona girdiğimde duvarda gördüğüm cümle, gördüğüm rüya ile birleşip, Marks'ın söylediklerine ikna etmişti.
                                                     
                                                 - Başka bir Dünya Mümkün!

6 Mayıs 2014 Salı

7.

Ay-ran


          Hastanede yatmaya devam ettiğim günler içerisinde Marks ile Bakunin yaptıkları çıkarım üzerine çalışyorlardı. Ben ise uyuyordum. Sos ya da ketçap ister misiniz sorusuna verilen cevap gibi bol bol. Acıkınca çıkıyordum sadece odadan. Dediğim gibi genelde odadaydım. Ara sıra kapımı Vanê Gohî çalıyor, içeri giriyor ve konuşmadan resim yapmaya başlıyordu. Pek konuşmuyordu. Yıllar önce Erciş'te çıkan kavgada en yakın arkadaşı Palulu Gauguin (kanlı öküz) tarafından kulağı kesilmiş. Ondan sonra arkadaşlığa ve dostluğa olan inancını yitirmiş ve hayal dünyasını insanlarla değil sadece kağıt ya da tuvallerle paylaşmaya başlamış. Resmini yapmadan önce boynundaki muskayı öper, hayal dünyasını resmederdi. O muskayı yaptırmak için annesi zamanında çok para harcamış diye hala etrafta söylenti gezer. Neyse Vanê Gohî'nin benim odada takıldığı günlerden birindeydik.

         O resim çizerken ben pencereden dışarıyı izliyordum. Emin Erbani ile Mozart opera üzerine tartışıyorken,  İsot Muharrem ile Balcan Emin şuana kadar çözülmemiş bir matematik denklemi ile uğraşıyordu. Direj Mazlum ile Comandante Özkan ise mumyalama işlemlerine devam ediyorlardı. Renkli bir bahçe gözlerimin önündeydi. Renklerin çeşitliliği zihnimde ilginç girdaplar oluşturuyor, Girdabın yarattığı hasarı ise neyse ki kasko karşılıyordu. Bahçe ile olan ilişkimse sadece gözlemseldi. Bu da bana ilişkinin ön tanışma boyutunda olduğunu resmediyordu.
         
         Vanê Gohî bitirdiği resme uzun uzun baktıktan sonra bana gösterdi. İlginç öğelerin olduğu resim bana köyümü hatırlattı. Ekilen biçilen tarlalar, toplanan üzümler, otlanan hayvanlar, dama oynayan yaşlılar falan derken bir baktım dalmış gitmişim. Döndüğümde Vanê Gohî odadan gitmişti. Yaptığı resmi ise bana hediye olarak bırakmıştı. Gece olmuş pencereden ışık vuruyordu yatağıma. Resme bakıp hayal dünyamı bıraktım davulun ritmine, bilincimi ise altlık olarak kullandım yeni tazelenen demliğe.
         
         Öğle yemeği için uyanıp yemekhaneye gittim. Bahçede çayımı içtim. Marks ile Bakunin'in yanına geçtim sonra. Çalışmaları yoğunlaştırmışlardı. Pür dikkat çalışırlarken gözüme çarpan şey, daha önceki gibi aynı değil ayrı masalarda çalışıyorlardı. Çalışan gençlere çay yapmak istedim. Baktım dem bitmiş. Gidip dolaptan buz gibi yayık ayranı çıkardım içine biraz taze nane koyduktan sonra servisi yaptım. Tabi bakır taslarda. Hala konuşmuyorlardı. Bende konuşacak özel şeyleri vardır diye ayrıldım yanlarından.
         
Marx ve Bakunin
         
          
           Bu sessizliğin iki ihtimalli bir süreç olduğunu ve bununda hassas olduğunu fark ettim. Yapacak bir şey yoktu. Eski bir gundi atasözü der ki: ''Eğer başka yazar gibi atasözü ismi değiştirirsen bu hemen kendini belli eder ve okuyan o yazarı anımsar. Selam olsun''. Yapacak bir şeyim yoktu. Beklemek dışında. Düşünceli ruh hali ile hastanede gezinmeye devam ettim. Eski doktorların hepsi muhasebe işlerine bakıyorlardı. Aralarından biri durumlarının iyi olduğunu gerçek mesleklerine kavuştuklarını söyledi. Bu söz beni kızdırdı. Hak verdim sonra giyilen önlük mikroorganizmalardan kaynaklı değil paradan dolayı kirlenmemek için giyiliyordu. Muhabbete dalmışken bir anda herkes kırılan cam sesine yöneldi. Yine Demirci Neco eyleme başladı diye düşündüm. Sesin geldiği yere yetiştiğimizde Marks ile Bakunin tartışıyordu. Dinleyen kalabalık sandalyelerinden kalkmış ve çarpışmaya başlamıştı. Mevzuyu Demirci Neco'dan öğrendiğimde korktuğum şeyin omuzlarıma geldiğini fark ettim. Hastane müdürünün olup olması konusunda Bakunin çok sert bir tepki göstermişti. Şimdi ki düzenin bile yıkılmasını ve burada kimsenin kimseden daha güçlü olmaması gerektiğini söylüyordu. Sonra ise Marks sözü aldı.
         
          - Sence burada bu şekilde yaşanıldığını gören biri, bulunduğu bu koltuğu güç için şekillendirip kullanır mı? Diyelim ki kullandı burada bulunanlar sürümü ki buna uysun?
Bakunin ses tonunu daha da yükseltip tartışmayı devam ettirdi.
         
          - Ne olursa olsun koltuk olduktan sonra arkasına takılacak sürü elbet bulunur. İnsanları böyle bir tehlike ile yüz yüze bırakamayız.
         
          - Düşüncelerinin seyri konusunda düşünüp alem yapmak için tartışmıyorum seninle. Mantıklı bir sebebin yoksa bence konuşmanda yazdıkların gibi anlamsız.
         
          - Yazdıklarımı anlamsız bulabilirsin ama yaptıklarım konusunda anlam arayışına girme yoksa surları yirmi bir kere döner üstüne meyveni yer çayını içer sonra yemeğe geçersin. Kısacası şewş olursun.
         
           Bu sözden sonra Marks cevap verme hakkını kitleye karşı kullandı. Herkesi sakinleştirdikten sonra Bakunin'e dönüp unutamadığım şu sözleri söyledi.
         
           -  Önce nasıl olması gerektiğine karar ver, sonra ne yapabileceğini düşün. Ama önce düşün. İnsanların bir arada mutlu yaşamasını istiyorsan yeni bir sistemin yaratılmasının kaçınılmaz olduğunu görebilmelisin. Ama sen saçma sapan konuşup bir daha bulunmayacağın bu salonda, insanları anlamsız bir şekilde etrafı yıkmak için kışkırtıyorsun. Böyle aşağılık bir konuma geldin. Bence bu dakikadan sonra yapman gereken tek şey çıktığın kapıya iyi bakıp bir daha girmeye çalıştığında kendini engellemeyi ihmal etmemendir.
         
            Bu sözden sonra buz kesilen ortamdan kırdığım bir buz ile ayranımı soğuttum ve içtim. Herkes dona kalmışken çay yapmak anlamsızdı. Çünkü içimde volkanlar vals yapıyordu. Lavları ile bereketleşen toprakların imar izni çoktan verilmişti bile. Bakunin'in gideceğini anlayan herkes üzüntü halinde tatlılarına döküyordu pul biberlerini. Gözlerimiz dolmuştu. Bakunin nereye giderse arkasından gidiyorduk. Bavulunu toplayıp çıkmak için herkesle tokalaşıyordu. Zorda olsa tokalaştık bizde. Duygusallaşan kitleyi engellemek isteyen Marks, Bakü bahçe kapısından çıkarken şu sözleri söyledi.
        
         - Kırılan bu cama yazık oldu. Kırmak dökmek yerine yeni sistemimizi yaratacağız artık.
         Herkes Bakunin'den cevap beklerken o aldırmadan gidiyordu. Hiç bir şey söylemeden. Herkes üzüntü içerisinde salona geldiğinde karşı duvarda yazanı gördü. Bakunin son sözünü söylemişti.
        

         -Yok etme tutkusu aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur.

1 Mayıs 2014 Perşembe

6.

     Ön-lük

          Aradan aylar geçmiş. Takvim yaprakları, tüm ekolojik girişimlere rağmen anarşist tavrından ödün vermemiş. Bir kaç ay hastahanede yattım. Şizofrenmişim...

         Konuyu değiştirmek icab eder. Toplumsal geçmişimizin bize ağlaması arabesk parçalar yollayıp ağlamaklı ses tonu ile beni affet demesi bile bi çare... Konu değişti. 

         İçimden, Marks'ın varlığını sorgulamak geldi. Haftalarca muhabbet etmedim. Cevap vermedim, çay içmedim onunla. Bizde öyle ha ne yapax anam babam. Marks demişken bundan herkes ve her şey nasibini aldı. Gerçek ile olan bağımı son yudumladığım kaçak çayın yanında söndürdüğüm sigaranın küllüğünde bıraktım. Galiba onuda çöplüğe dönmüş zihnimde boşalttım.

         ....

         Olaylar tabi ki böyle gelişmedi. Hastahanede ben yatıyorken... Tedavi uygulamaya çalışan doktor Marks ve Bakunin'den nasibini aldı. Bakunin öncelikle beyaz önlüğünü tanımadığını militarist bir kıyafet olduğunu söyleyip ilk darbeyi indirdikten sonra Marks'ta yapılacak olan tedavilerin bilimsel olmadığını söyledi. Doktor neye uğradığını şaşırmadı. Hak verdi.

         Marks ile Bakunini bu başarılı eylemden sonra hastaneyi ele geçirdiler. Hastane bir okula dönüşmüştü adeta. Yeni yeni fikirler ortaya çıkıyor. Ciğerler söylenip, köz biber kavgası yapıldıktan sonra ayranlar içilip çaylar demleniyordu. Herkes buraya gelmeden önceki problemlerinden bahsediyordu. Bizim ekip hemen bunları not ediyordu. Çözümler üretilmeye çalışırken. Marks bir gün gelip tüm herkesi topladı. Kitleye uzun bir konuşma yaptı. Küçük çözümlerle bu sorunlar halledilmez,  kökten ve yeni bir şey olmalı diye cümleler kuruyordu. Benim dışımda herkes pür dikkat dinliyordu. Sinek bile girdiği kulakta, hasanpaşadan aldığı halıyı sermiş konuşma ile ilgili not alıyordu.Ben ise fırsattan istifade çaya vuruyor ve dinliyormuş gibi yapıyordum. Her dediğine başımı sallıyordum. Ta ki gözlerimin içine bakıp o sözü söyleyene kadar. 

         -Anlatılan senin hikayendir...

8 Şubat 2014 Cumartesi


5.

Zam-an




Bir anda uyandım. İnanılmaz bir ses vardı. Yavaş yavaş sese adapte oldum. Ses bizim evden geliyordu ama malum ben evde değildim.  Ses, gerçekliğin ana belirtecidir. Belirteçtir. Marks nispet yapmak için son ses Bismilli Zeko’yu açmış. Kahvaltısını balkona kurmuş. Kendine portakalları sıkmış. Keyifli bir şekilde kahvaltı yapıyordu. 

Toparlanıp ayaklandıktan sonra Bakunin’i gördüm. Elinde sıcak pide ile biraz sebze vardı. Hemen taşları yan yana koydum. Biraz çalı çırpı topladım. Ateşi yaktık. Çayımızı demledik, demlenmesini bekledik. Denilir ya, bir şeylerin oturması için zamana ihtiyaç vardır. Bunu söyleyenler insan beyninin işleyişini çok iyi biliyorlar. Unutun, unutalım… Demlenmiş çayımızı içtik.

Etrafta dolanırken her zaman ki gibi banka oturmuş Kant’ı gördüm.  Rahatsız etmedim. Balkonda kitap okuyan Marks ile göz göze geldik. Kitabını bırakıp içeri geçti. Etrafta sehpa masa karışımı bir şeyler buldum. Hemen duvar dibine getirdim. Masanın enerjisi hemen kendini gösterdi. Bir anda rüzgarlar esmeye başladı. Fırtınaya kapılanlar, fotoğraf çektiriyordu. Kendimi korumak için hemen paketten çıkan kundire sarıldım. 

Yırtıx Memo ile Çamur İso krizi hemen fırsata çevirmişti. Bir ellerinde bavul diğerinde açık şemsiye kendilerini fırtınaya kaptırıp memlekete gitmeye çalışıyorlardı. Fırtınalar kopma eylemine devam ederken, Bakunin bir orkestra şefi edasında süzülüyordu ortalarda. Arada solo atıyor, arada da elektro bağlamayı eline alıp yerlerde sürünüyor ve enerjiyi doruğa çıkarıyordu. 

Olaylar belli bir nizama oturdu derken bir anda tüm her şey durdu.  Güneş yakmaya, etraf ise git gide sararmaya başladı. Uzaklardan biri geliyordu. Üstünde kalkanı, kılıcı, ve başında teflon tava. Yaklaşamaya başlayınca, elleri ile başaklara dokundu. Başaklar ile özel bir bağ kurmuştu. Ekolojik olarak tehlikeli hareketler… Bıraksan oracıkta değirmen işine girişeceği çok belliydi. Sonra eğilip toprağı elleri arasında ovuşturdu. Sanki yağlı bir yemek yemiş ama elini silememiş gibi hareket ediyordu. Ritüellerini bitirdikten sonra duvar dibine doğru hızlıca koşmaya başladı. Onun koşmasıyla ters yönde başka biri daha koşuyordu. İkisinin çarpışması yeni getirdiğim masanın üstünde oldu. 

Sonra savrulup kursilerine geçtiler. Marks ile Bakunin’den başka kim olacak ki. Hemen çay servisini yaptım. Burunlardan solunan havalardan sora solunum testi başarı ile sonuçlanmıştı. Çaylar servis edilip şekerler karıştırıldıktan sonra ilk söz için hemen hamleler havada uçuştu. İlk sözü kazanan Bakunindi.
   
 -  Ayıptır saa. Ne zaman senin evine bu şekilde geldik benim babam. Yaptığın hoş değil, kafandaki kurnazlık belirtileri boş değil.
  
 -  Bana laf atma Bakü. Geçen gece balkonumun altında resmen karşı devrim girişimleri oldu. Dışardan hoşsan ama boşsan bereday Bakü.
    
-  Benle siyasi polemiğe girme. Dilinden dökülenler doğamı kirletiyor.
    
-  Bu doğa hepimizin Bakü.
    
-  Çık git doğamdan marks. Buralar sana göre değil.
    
-  Sana 3+1 ev tutaydık Bakü.
    
-  İnsanlığı o kafeslerde daha ne kadar hapsedeceksiniz. Cezasını ödeyeceksiniz Marks.
    
-  İntikam sebze ile pişirilecek yemek değil Bakü.
   
-  Çek git buralardan Marks.

Tartışmaya kapılmışım. İkinci parti çay kaynamış bitmiş. Herkes balkonlardan bu tartışmayı izliyormuş meğer. Keynes ile Adam viskilerini yudumlayıp kahkaha atmakta, Satre ile Fanon tedirgin bir şekilde izlemekte, Russel sakinliğini korumaya özen gösteriyordu. Ev arkadaşım Marks ile Bakunin bu tartışması beni derinden yaralamaya başladı. Bende tartışmaya dahil oldum.
    
-  Gençler bizi ne hale düşürdünüz.  Fiskayadan aşağı atacağım kendimi, yeter artık heyran.  Kaldıramıyorum artık. Kaldıramıyorum. Arşimedd.

Buldum diye hemen koştum. Bir an geri gidersek böyle olmadı. Buldum diye değil oğlım oğlım diye koşmaya başladım. Arşimet’in zilini çaldım.  Kapıyı geç açtı. Yarı çıplaktı. Hemen lafa girdim.
    
-  Yaw bizim çayın demi tutmuyor heyran. Bu işe bir çare bul. Bak evi de terk etmişim bari çayımızı ağzımızın tadı ile içelim.
    
-  Çermik hamamında ki hadiseden sonra bıraktım bu işleri. Sert özeleştiri verdim haberin yok.

Bu sözlerden sonra kapıyı yüzüme kapattı.  Tekrar tartışma mekanına döndüm. Marks ile Bakunin hala tartışıyordu. Hemen dahil oldum.
    
-  Zamana ihtiyacımız var gençler.

Zaman deyince Marks ile Bakunin saatlerine bakıp. Kalktılar. Bunu kaldıramadım herhalde. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Ağzında purosu, sağ eli belinde fotoğraf çektiren birini gördüm.




3 Şubat 2014 Pazartesi

4.


ikti-dar




Gözlerimizi yeni güne açtık. İnsanlık ile olan bağlarımızı yağladık. Son dönemdeki gereksiz gıcırtılardan arındık. Kimin için gereksizdi onu daha tartışmadık. Yeni günde yapılacak çok iş vardı. Malikânemizin alış verişlerini yaptık. Sıkı pazarlıklar gerçekleştirdik. Zaten bir pazarın olması için ürüne gerek yok. Satıcı ve onun zihniyetinin psikolojik olarak kirlettiği alıcının olması yeterli. Elbet alınıp satılacak bir şeyler bulunur.

Pazardan eve döndükten sonra, Marks’a bir yorgunluk kahvesi yaptım. Oturup kahvelerimizi yudumladık. Hemen fincanı alıp fal bakmaya koyuldu. 3.14 vakte kadar bir şeyler olacak diye başladı. O esnada, gözlerim siyah beyaz görmeye başladı. Aynaya baktım saçlarım kazıtılmış. Eski bilgisayarımdan karıncalar çıkıyordu. Kafatasım bu basınca dayanamayıp patlayacak gibi geliyordu. Marks dürttü kendime geldim. Bilinçaltını programladım dedi. Dün ben uyurken Vcd’yi açık bırakmış.  3,14 ile de çağrışım yapmış.. Le havle,  sanki biz bilmiyoruz böyle şeyler yapmayı.

Marks’a hamle ile karşılık vermeliydim. İntikam düşünceleri beni sarmış, lise çağlarıma dönüp oradanda çamurdan evler yaptığımız dönemlere geçiş yaparken, kapı çaldı. Kapıyı açtığımda Bakunin karşımdaydı. Tuvaletinizi kullanabilir miyim deyip içeri daldı. Tuvaletten çıktığında otur bir kahve yapayım desem de Marks’a ters bir bakış atıp gitti. Marks potansiyel, Bakunin kinetik enerji gibiydi. İkisinin yokuştan aşağı hareket edip çarpıştıktan sonra benim yansıyacak olan enerjiyi hesaplayamadım. Kasar. Şimdilik böyle güzeller.

Kaçak -barut- çay almak için evden çıktım. Markete doğru yürürken Bakunin’i gördüm. Karşı binanın duvarına yaslanmıştı. Ateşi yakmayı eksik etmemiş. Tabi elinde bir şarap şişesi… Beni görünce bir anda hareketlendi. Yanına çağırdı, gittim. Ağzı yamulmuş bir şekilde konuşmaya başladı.

- Benim sabahkü hareketim sana değildi. O adam var ya çok yanlış yapıyor. Ben ona dedim böyle olmaz. Bir kere girdin mi çıkamazsın bu işten. Bak ben ne güzel iktidarsızım.

Son kelime kafamı karıştırdı. Sonra kafamın karıştığını anlayıp düzeltti ve devam etti.

- Ben hiçbir iktidarı savunmuyorum. Bak genj adam, İktidarın iyisi kötüsü olmaz. Ah şu iktidar, bu iktidar, dar û bar.
         
        Konuşmasına devam ederken,triplendi kendi kendine... Kaçamıyorum da, ani bir hamle yapıp elimden tuttu. Yürümeye başladı. Mecbur takip ettim. Bizim pencerenin altına gittikMarks çık dışarı diye bağırmaya başladı. Yav gözün seveyim sus, bak böyle yapıyorsun biz zora giriyoruz benim abim. Oluru varsa ben niye gardaşıma yapmayayım desem de dinlemedi. Bir süre sonra Marks pencereye çıktı. Bunlar âşık gibi atışmaya başladı. Marks başladı cümlelerini sıralamaya.

- Sende hiç ar adap yok mu? Bu saatte insanları rahatsız ediyorsun. Diyeceğin bir şey varsa gel yukarıya söyle. Kapımız açık her zaman.

- Ne yukarı mı geleyim? O kadarda maceralı değiliz. Tabi sen hep yukarda gör kendini.  Kendini kafese kapatmışsın haberin yok. Bu insanlar burada 24 saattir nedir?

- Senin beynine işlemiş kafesler haberin yok Baküüüü…

Tartışma tüm sertliği ile ilerlerken Marks kafayı bana taktı.  Ne biçim ev arkadaşısın gibi cümleler kurdu. Bende Bakü’den aldığım gazla, al evini başına çal dedim. Sonra oradan ayrılıp bakü’nün mekana geldik. Artık evim burasıydı. Pardon evim yoktu. Bakü ile muhabbete devam ediyoruz. Tabi ha bire şarap uzatıyor. Şarap içmediğimi de bildiği halde. Bu işe bir çözüm bulmalıydım. Beyin fırtınaları yerine şişe fırtınaları koparıyordu Bakü.

Zifiri karanlık çöktüğünde, balkonlara tırmandım. Kapı kilitli değildi. İçeri girer girmez mutfağa yöneldim. Hemen çaydanlığı kaptığım gibi çıktım oradan.  Bakü beni çaydanlıkla görünce heyecan yaptı. Kimin olduğunu sordu. Keynes’in idi bir zamanlar diye cevap verdim. Buradan felsefik tartışmalar aldı başını dağlara taşlara vurdu. O şarap içti ben çay. Ben çay içtim o da çay içti. O bir şey içmedi ben çay içtim. Neyse işin özeti şunu anladık:

‘Çalınacak bir şeyin varsa,  kusura bakma ama çalıntıdır…’*


*Binanın duvarına da yazdık.

28 Ocak 2014 Salı

 3.

          

  Koş-u


              Ne olduğunu anlamadığım bir cisim havada dönerek yere düştü. Beyaz bir duman etrafı kaplarken herkes koşmaya başladı. Ne olduğunu anlamadan ben de koştum. Hızlı soluk alış-verişlerin sebebi hep sigaradandır diye düşünürdüm. Bu daha farklı bir şeydi. Sokak arasına girmiştik. Bir anda boyunda sarılı örtülerle, yüzler örtülmeye başlanıldı. Gözlerim yanmaya başlamıştı. Etrafı bulanık görüyor ve akan gözyaşlarımı silmeye çalışıyordum. Gözlerimi kırpınca daha fazla yanma hissi oluyordu. Bu hisse yavaş yavaş adapte olmaya başladım. Balkonlardan atılan limonlar galiba işe yarıyordu. Gözlerden çok psikolojiye destek oluyordu. Marks’ı gördüm bir anda, birkaç kişi ile hararetli şekilde tartışıyordu. Onlara doğru yürüdüm. O esnada öksüren ve yüzü morarmaya başlamış bir çocuk –astımdı galiba- bir şeyler söyleyerek ilk taşı attı. Kadın çocuk demeden bu sefer geriye değil ileriye bir koşu başlamıştı. İade-i ziyaret yapıldıktan sonra, İkinci hamle için herkes geri çekilmişti. Bunu fırsat bilerek Marks'ın yanına gittim. Elimle göbeğine dokundum. Şaşkın şaşkın baktı bana. Gözlerime sabitlendikten sonra,

-  Tanıyamadım seni yoldaş.
-  Bulaşık yıkamak dışında görmediğin için.
-  Yoldaş burada konuşmayalım bunları.
-  Moda girmişsin Marks Efendi sende haklısın sende. Elektrik faturasını sormayayım diye böyle yapıyorsun ama neyse.

Sözümü bitirmeden bir kapsül Marks’ın kafasına isabet etti. Olaya gel. Şimdi bunu kaldırmak, hastaneye götürmek… Faturayı yatırıp yatırmadığını öğrenseydim, tanımıyor numarası yapardım hemen. Mecbur sahiplendik artık. Mevzu sınıfsal. Ambulansı aradım, telefondaki adam ile 2 iddia kuponu hazırladık. Yoksa ambulansı yollamayacaktı. Yapacak bir şey yok. Hep kazanmayı beklemiş sonuçta.
            …

Hastaneye yetiştik. Marks konuşmaya çalışıyordu, duygusallaştım. Parmaklarımla onu susturup ‘Konuşma inanırım’ dedim. Şaşırdı. Doktorlardan birine beni işaret etti. Onu götürürlerken bir hemşire yanıma geldi. Hemen kaydınızı alalım dedi. Kimliğimi götürdü. Bir dosya ile geldi, tansiyonuma baktı. Bir iğne yaptı. Sonra doktor geldi bir şeyler yazdı konuşmadan gitti. Bu ‘sağlıkçılarda bir harika dostum’ diye diye kapandı gözlerim.

O. Wilde ile bir set ortamındaydık. Wilde yapımcı ile kavga ediyordu. Herhalde şiiri ile ilgili bir mevzuydu. Montajlanmış halini izleyince olay çözüldü. İki kahve alıp yanıma geldi. Normalde çay içerdik. Bir yerden burs ayarlamış galiba… Sanatçı eleştirmen Katil diyerek lafa başladı. Sesini alamıyordum. Sadece görüntü vardı. Rejiye el hareketi yaptım. Kestik dediler. Sesçi arkadaşı aramaya koyuldu herkes. Wilde ile vücut diline döndük. Çok edebi hareketler yapıyordu. Anlaşılamamak kadar kötüymüş, anlayamamak.

Gözlerimi açtığımda Marks yanı başımdaydı, başı sarılmış televizyon izliyordu. Biraz zorlanarak konuşmayı başlattım.

-  Ne oldu bana Marks Efendi. Hadi kendimden geçtim. Gözün seveyim faturayı yatırdın değil mi?
-  Sen şimdi onu boş ver. Biz yanlışlıkla özel hastaneye gelmişiz. Diğeri de fark etmez ama. Faturayı kilitlemişler bize. Oldu iki!
-  Nasıl olur, biz talep etmedik ki arz olsun.
-  Yaw kafa atıyor ha. Bu ne beladır başımıza sarmışız. Allah Muhammed aşkına birini çağıralım o gelsin, halletsin bu mevzuyu.
-  Hastanede bile nete takılmışsın. El insaf Marks Efendi.  Neyse Ev sahibi Keynes’e haber veririz. O gelir halleder faturayı. Buradan çıktıktan sonra da biz bir şekilde hallederiz artık.

Bu sözlerin onu bu kadar etkileyeceğini bilmiyordum. Önce göbeği yukarı doğru kalktı. Makinalaşan vücudunun efekt sesleri gelmeye başladı. Uçmaya çalışıyormuş gibi yerde dönüyor, etrafı darmadağın ediyordu. Bunlar düzgün dairesel hareketin sonuçlarıydı. Eşyalar, kuark halleriyle dans ediyorlardı. 25. Kareleri tam yakalıyorken, -ne kareler ama-  içeriye giren bir hemşire,

            -  Ne yapıyorsunuz beyefendi lütfen çıkın… lütfen çıkın.. diyerek bağırmaya başladı.

Asıl siz ne yapıyorsunuz deyip üzerine yürüyecektim ama sağlıkta şiddete karşıydık. Her ne kadar onlar yanlısı olsa da, sağlık sigortamız yok sonuçta. Neyse sonra bende hemşireyi atlatıp Marks gibi çıktım dışarı. Hastane koridorlarında gezinirken, bir anda kısa boylu, kel, top sakallı bir adam gelip beni takip edin dedi. Peşine takıldık. Bu sıcakta mont giymişti. Monta bakınırken künyesini gördüm. V. Lenin yazıyordu. Yalnız kalsak ben ona bozo diyecektim. Neyse hızlı bir şekilde yürüyordu. Rüzgarına kapılmıştık aylardan sonbahardı. Gittiğimiz yol yol değildi. Bir şekilde birilerini atlattık. Lenin, vezne kısmını bastı. Herkesi dışarı çıkardı. Bilgisayarları etkisiz hale getirdikten sonra bir anda tüm hastalar dışarı doğru koşmaya başladı. Gaza gelmiştik, hepimiz. Gaz da yoktu ama. Bu şekilde hastaneden kurtulduk. Firma numaralarını hatırlamaya çalışırken, sentezleyerek bir yerleri aradık. Zar zor bilet bulduk. 3 kere otobüsten yer ayırttık 4 kere biletimiz satıldı başkasına. Bu arada Lenin’i eve davet ettik ama Ekim’e az kaldı diyerek vedalaşıp ayrıldı yanımızdan… O firma, bu firma derken, Adir kewt keyî ma. Artık bir şekilde otobüse binip yola koyulduk.. Önümüzde birkaç Eleman muhabbet ediyordu. Genetik olarak soy tayini yapıyoruz falan dediler. Marks’a bizde yaptıralım mı dedim.

            -  He babam he, bugünümüzden ne gördük ki geçmişten bir şey görelim, hem o pahalıdır dedi.
-  Bu lafını hatırlatırım. -hatırlattım da-*
          …

Eve geldiğimizde bulaşıklar birikmiş. Tabi kimin umurunda… İki çay bardağı yıkadım. Çay demledim. Oturduk çaylarımızı yudumlarken kahramanlık anıları başladı. Biter mi tabi, sonuçta hala konuşabiliyorduk. Her şey güzel gidiyordu da, o helikopteri biz düşürdük demeseydik eyiydi.



    * Hala hatırlamak istemiyor. Nasıl bir sözse artık onun için.

17 Ocak 2014 Cuma

2.


Boş-luk.


             Kanepenin yumuşak- sert olması önemli değildi. Sırtımı bir şekilde referans bir nokta ile desteklemeliydim. Boşluk duygusuna veya durumuna iyi geliyor. Kaç gündür bu duygu ile dolanıyorum evde. Enerjinin gereksiz ara yükselişleri, akabinde gelen yorgunluk hissiyatını da artırıyor. Bu sürçte Marks ise yoğun düşünceler içinde sadece yatmaya geliyor eve . Bazen içkili bazen ise çaysız. Muhabbet etme olanağımız olmadı desem, ev malikane gibiymiş algılanır. Aramızda ki duvarların fiziksel hiçbir anlamı yok. Olabilir de.
….

Sabahın güneşiyle kalkıp, çay demledim. Marks, kesin uyuyordur diye düşündüm. Kahvaltı hazırladım. Ses gelmeye başladı. Marks uyanmıştı galiba. Her sabah uyandığında muhakkak Bismilli Zeko dinler. Bunun ona enerji verdiğini söylerdi. Kahvaltıya devam ederken geldi. Bir iki kısa sualden sonra o da kahvaltıya katıldı. Biraz fazla yemek yediği için ben 2 yumurta daha kırmaya gittim. Geldiğimde yemek yeme eylemine ara vermiş sirke ve süt ile gözlerine masaj yapıp, limon koyuyordu üstlerine. Biberi yine fazla kaçırmışım. Bu manzara sonrası bende de iştah kalmadı. Sigaraları sardık ve günlük sıradan muhabbetlerimiz başladı.

Kaç gündür depresyon da olduğumu hiç fark etmediğini sordum. O görünmeyen boynunu hareket ettirdi ve bana doğru döndü. Bir an kendimi düğünde ortaya çıkmış delikanlıya ritim veren davulcu gibi hissettim. Omuzlarını titretip, elleri ile çaprazlar çizerek bana doğru ilerlemeye  başladı. Davulu hemen yere indirdim. Omuz ve ayak hareketlerine uyumlu olacak şekilde ritim tutmaya başladım. Ayağını davula koyup nirvanaya ulaştı. Oradan hatıra getir desem de duymadı. Artık ayakları yerden kesilmiş, sadece omuzlarını  titretmiyor aynı zamanda daha önce görmediğim figürler yapıyordu. Kafasını yatay bir eksende hızlıca hareket ettiriyordu. Bir anda Keynes girdi ve para atmaya başladı. Tabi işin içine para girince coştu ortam. Adam, köşede zurna çalıyor ve yanaklarında ki damarları sayılabilecek durumda efor sarf ediyordu.

Hayırdır ne oldu dedi Marks. Kendime geldim. Az önce ki halüsinasyon da neydi öyle, pepoo.. Dedim valla ben iyi değilim. Bir şeyler olmuş bana, sanki evde değil büyük bir baloncukta yaşıyorum gibi hissediyorum. Hemen lafımı kesti. Çalışsan böyle olmaz. Mutlu hissedersin, üretim yaparsın ve bu seni hayata bağlar diye ekledi. Tam fikirlerine kapılıp way keko ver elini öpeyim diyecekken... Hele bak sanki sen sabah akşam çalışıyorsun bir de ahkâm kesiyorsun oradan, diye girdim lafa. Depresyonun verdiği gaz ile saydırmaya başladım. Hep o arkadaşların seni böyle yaptı. Paso içiyorsunuz, o kadar çok içmeye başladınız ki sabahtan içkileri alıp akşam yasağına yakalanmamaya çalışıyorsunuz. Bu nedir, bir çekidüzen ver kendine. Oturup okulunu bitir bir şirkette muhasebeci ol dedim. Demez olaydım. Zıkkım yiyorum makarneleri yemiyorum. O sabunla da yıkanmıyorum aha böyle kalıyorum dedi. Yine çok internete takılıyor diye düşündüm. Sonra tekrar celallendi, senin paketinden kundir çıktı kundir diye söylendi. Bu söz bana çok ağır gelmişti. Sen 2 yıl 3 ay, sen 3 ay, yazı kitap, çalışmak sen, sen ne yaptın. Arkadaşlarına varsın bize yoksun dedim.  Muhabbeti bitirip odama çekildim...


13 Ocak 2014 Pazartesi

1.

Sevgili Arkaaşlar,

         Bu yazıyı baskı altında yazdığımı belirtmek isterim. Nasıl bir baskı, baskı nedir, ne için vardır. Neyse tüm bunları aşıp modern topluma aidiet duygusu ile bağlanıp kudururken, elimize akıllı bir şeyler tutuşturuldu. O meşhur kuş, şu var ya mavimsi olan. Onun için 140 karakter şarkılar ötmeye başladık. Şimdi ne alaka, geçenlerde bir takipçim, galiba tek takipçim; beni tehdit etti. Yazı yazmazsam takibi bırakacakmış. Dedim ellah.

         Ben nasıl yazarım, yazı nedir, kaç karakter isteniyor derken dedim tamam ben bunu yazarım. Ne yazsam diye düşünürken, birkaç  fikir belirmeye başladı. Solcuların azlığını eleştirip, sağcıların aptallığı ile dalga geçeyim dedim. Sonra bir anda ellah diye tuttum kendimi.

        
           Klasikleşmiş bir muhabbet vardır. Klasik derken herhangi bir enstürman çalamıyorum, çalabilseydim paylaşırdım tek takipçimle. Bu seferde albüm yapmamı isterdi o ayrı. Muhabbette kaldık, hele durun ben bir çay koyayım. Şimdi mevzu çok dağıldı, bir toparlasak mı derken  O. Wilde’ın ruhu çıkıverdi karşıma, çaya çok vurdum galiba. ‘Dağınıklıkta yaşanmışlık vardır.’ Dedi sonra oturdu muhabbete başladık. Muhabbete daldık ben yazıyı tekrar toparlayamadım. Wilde emmi diyordu ki; ‘Afrika’ya ilaç paketleri yolluyorduk ama üstünde tok karınla için yazıyordu.’ Dedim Wilde mevzuyu dağıtma zaten bu sözü de bir yerden duymuştum. Neyse evden kovdum Wilde’ı , zor oldu ama bitti.

       Bir ara Nietzsche nin yüzü belirdi pencerede dedim oğlım git, benim evime niye geliyorsun. Bak solcusuda liberalide hiçbirşeyi olmayanı da senin setini alıp evinde okuyor oraya git. Bıyıklarını burkup kafasını tutup gitti.

       Misafirler yüzünden yazıyı yazamadık. Neyse mevzunun özüne gelirsek. Şunu iddia edecektim, İnsanın geçmişi ile kurduğu samimi bağların gelecekle alakası yoktur. Gelecek dediğimiz hadise geçmiş boyunca yaptığımız tercihlerden ontolojik olarak bağımsızdır. Şartlar… Şartlar demiyeydim eyiydi, Marks yan odadan çıka geldi. Bursu yatmış traş olmuş. Şartlar dedi başladı. Xalo dedim sen git şu keko Darwin ile arandaki ithaf mevzusunu çöz neyse kent kartı aldı gitti.


       Yazıyı bağlayacağım bu sefer. Varoluş kaygılarımız, yaşamak zorunda olduğumuz hayatın birer destekleyicisi olduğumuz gerçeğini örtmemekle, kafamızda süre gelen çelişkilerle beraber zararsız canlılar kategorisine alınarak kafeslerimiz bir üst versiyona geçirilecek. Buradan yürürüm diye düşünürken... Nalet gelsin kapı ziline, al bir bu eksikti ev sahibi Keynes geldi. Açtım kapıyı ne var dedim. Adam, cevap vermedi. Umurlarında mı tabi. Kirayı istedi. Marks’ın verdiğini söyledim homurdandı. Tüm dairelerin zamlandığını kendisinin  de zam yapma hakkının olduğunu söyleyerek aşağı indi. Küfretmedim.. yok etmedim. İşte bu adam, Adam ile beraber şah olurlar dedim.

       Neyse yazıdan bahsetmiyecem artık. Zaten çevrede o kadar çok yazar var ki, bazılarının köşesi bile var. Hangi güruhtan olursa olsun, o kalem ele alınınca bir başka oluyorlar. Sanki onlar insanlık tarihinin savunucusu yeni nesillerin aydınlatıcısı. Neyse iki onlara da sövemedim. İşte bizim ev de böyle gidiyor. Bir gün misafir olursan-ız-  anlarsınız beni. Zaten Marks kalabalıkları seviyor. Herkes gittiğinde gel bulaşık yıkayalım deyince yazı yazacam diyor.

https://twitter.com/MarksEvArkadasi