7.
Ay-ran
Hastanede yatmaya devam ettiğim günler
içerisinde Marks ile Bakunin yaptıkları çıkarım üzerine çalışyorlardı. Ben ise
uyuyordum. Sos ya da ketçap ister misiniz sorusuna verilen cevap gibi bol bol.
Acıkınca çıkıyordum sadece odadan. Dediğim gibi genelde odadaydım. Ara sıra
kapımı Vanê Gohî çalıyor, içeri giriyor ve konuşmadan resim yapmaya başlıyordu.
Pek konuşmuyordu. Yıllar önce Erciş'te çıkan kavgada en yakın arkadaşı Palulu
Gauguin (kanlı öküz) tarafından kulağı kesilmiş. Ondan sonra arkadaşlığa ve
dostluğa olan inancını yitirmiş ve hayal dünyasını insanlarla değil sadece
kağıt ya da tuvallerle paylaşmaya başlamış. Resmini yapmadan önce boynundaki
muskayı öper, hayal dünyasını resmederdi. O muskayı yaptırmak için annesi
zamanında çok para harcamış diye hala etrafta söylenti gezer. Neyse Vanê
Gohî'nin benim odada takıldığı günlerden birindeydik.
O resim çizerken ben pencereden
dışarıyı izliyordum. Emin Erbani ile Mozart opera üzerine tartışıyorken, İsot Muharrem ile Balcan Emin şuana kadar
çözülmemiş bir matematik denklemi ile uğraşıyordu. Direj Mazlum ile Comandante
Özkan ise mumyalama işlemlerine devam ediyorlardı. Renkli bir bahçe gözlerimin
önündeydi. Renklerin çeşitliliği zihnimde ilginç girdaplar oluşturuyor,
Girdabın yarattığı hasarı ise neyse ki kasko karşılıyordu. Bahçe ile olan ilişkimse
sadece gözlemseldi. Bu da bana ilişkinin ön tanışma boyutunda olduğunu
resmediyordu.
Vanê Gohî bitirdiği resme uzun uzun
baktıktan sonra bana gösterdi. İlginç öğelerin olduğu resim bana köyümü
hatırlattı. Ekilen biçilen tarlalar, toplanan üzümler, otlanan hayvanlar, dama
oynayan yaşlılar falan derken bir baktım dalmış gitmişim. Döndüğümde Vanê Gohî
odadan gitmişti. Yaptığı resmi ise bana hediye olarak bırakmıştı. Gece olmuş
pencereden ışık vuruyordu yatağıma. Resme bakıp hayal dünyamı bıraktım davulun
ritmine, bilincimi ise altlık olarak kullandım yeni tazelenen demliğe.
Öğle yemeği için uyanıp yemekhaneye
gittim. Bahçede çayımı içtim. Marks ile Bakunin'in yanına geçtim sonra.
Çalışmaları yoğunlaştırmışlardı. Pür dikkat çalışırlarken gözüme çarpan şey,
daha önceki gibi aynı değil ayrı masalarda çalışıyorlardı. Çalışan gençlere çay
yapmak istedim. Baktım dem bitmiş. Gidip dolaptan buz gibi yayık ayranı çıkardım
içine biraz taze nane koyduktan sonra servisi yaptım. Tabi bakır taslarda. Hala
konuşmuyorlardı. Bende konuşacak özel şeyleri vardır diye ayrıldım yanlarından.
Bu sessizliğin iki ihtimalli bir süreç
olduğunu ve bununda hassas olduğunu fark ettim. Yapacak bir şey yoktu. Eski bir
gundi atasözü der ki: ''Eğer başka yazar gibi atasözü ismi değiştirirsen bu
hemen kendini belli eder ve okuyan o yazarı anımsar. Selam olsun''. Yapacak bir
şeyim yoktu. Beklemek dışında. Düşünceli ruh hali ile hastanede gezinmeye devam
ettim. Eski doktorların hepsi muhasebe işlerine bakıyorlardı. Aralarından biri
durumlarının iyi olduğunu gerçek mesleklerine kavuştuklarını söyledi. Bu söz
beni kızdırdı. Hak verdim sonra giyilen önlük mikroorganizmalardan kaynaklı
değil paradan dolayı kirlenmemek için giyiliyordu. Muhabbete dalmışken bir anda
herkes kırılan cam sesine yöneldi. Yine Demirci Neco eyleme başladı diye
düşündüm. Sesin geldiği yere yetiştiğimizde Marks ile Bakunin tartışıyordu.
Dinleyen kalabalık sandalyelerinden kalkmış ve çarpışmaya başlamıştı. Mevzuyu
Demirci Neco'dan öğrendiğimde korktuğum şeyin omuzlarıma geldiğini fark ettim.
Hastane müdürünün olup olması konusunda Bakunin çok sert bir tepki göstermişti.
Şimdi ki düzenin bile yıkılmasını ve burada kimsenin kimseden daha güçlü
olmaması gerektiğini söylüyordu. Sonra ise Marks sözü aldı.
-
Sence burada bu şekilde yaşanıldığını gören biri, bulunduğu bu koltuğu güç için
şekillendirip kullanır mı? Diyelim ki kullandı burada bulunanlar sürümü ki buna
uysun?
Bakunin
ses tonunu daha da yükseltip tartışmayı devam ettirdi.
-
Ne olursa olsun koltuk olduktan sonra arkasına takılacak sürü elbet bulunur.
İnsanları böyle bir tehlike ile yüz yüze bırakamayız.
- Düşüncelerinin seyri konusunda düşünüp alem yapmak için
tartışmıyorum seninle. Mantıklı bir sebebin yoksa bence konuşmanda yazdıkların
gibi anlamsız.
-
Yazdıklarımı anlamsız bulabilirsin ama yaptıklarım konusunda anlam arayışına
girme yoksa surları yirmi bir kere döner üstüne meyveni yer çayını içer sonra
yemeğe geçersin. Kısacası şewş olursun.
Bu sözden sonra Marks cevap verme
hakkını kitleye karşı kullandı. Herkesi sakinleştirdikten sonra Bakunin'e dönüp
unutamadığım şu sözleri söyledi.
- Önce nasıl olması gerektiğine karar ver,
sonra ne yapabileceğini düşün. Ama önce düşün. İnsanların bir arada mutlu
yaşamasını istiyorsan yeni bir sistemin yaratılmasının kaçınılmaz olduğunu görebilmelisin.
Ama sen saçma sapan konuşup bir daha bulunmayacağın bu salonda, insanları
anlamsız bir şekilde etrafı yıkmak için kışkırtıyorsun. Böyle aşağılık bir
konuma geldin. Bence bu dakikadan sonra yapman gereken tek şey çıktığın kapıya
iyi bakıp bir daha girmeye çalıştığında kendini engellemeyi ihmal etmemendir.
Bu sözden sonra buz kesilen ortamdan
kırdığım bir buz ile ayranımı soğuttum ve içtim. Herkes dona kalmışken çay
yapmak anlamsızdı. Çünkü içimde volkanlar vals yapıyordu. Lavları ile
bereketleşen toprakların imar izni çoktan verilmişti bile. Bakunin'in
gideceğini anlayan herkes üzüntü halinde tatlılarına döküyordu pul biberlerini.
Gözlerimiz dolmuştu. Bakunin nereye giderse arkasından gidiyorduk. Bavulunu
toplayıp çıkmak için herkesle tokalaşıyordu. Zorda olsa tokalaştık bizde. Duygusallaşan
kitleyi engellemek isteyen Marks, Bakü bahçe kapısından çıkarken şu sözleri
söyledi.
-
Kırılan bu cama yazık oldu. Kırmak dökmek yerine yeni sistemimizi yaratacağız
artık.
Herkes Bakunin'den cevap beklerken o
aldırmadan gidiyordu. Hiç bir şey söylemeden. Herkes üzüntü içerisinde salona
geldiğinde karşı duvarda yazanı gördü. Bakunin son sözünü söylemişti.
-Yok
etme tutkusu aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur.
